New Left Review’un Ocak 2003 sayısında, Dünya Sosyal Forumu’nun ve ATTAC’ın kurucularından olan Bernard Cassen’le yapılan söyleşinin kısaltılmış Türkçe çevirisi.

Fransa’da neoliberal küreselleşmeye karşı bu denli güçlü gelişen hareketin kökenleri nelerdir?

Le monde diplomatique’in bir girişimi olan ATTAC’ın oluşumu ile kristalize oldular. 1997 Aralığında derginin editörü olan Ignacio Ramonet “Piyasayı Silahsızlandırmak” başlıklı bir makale yayınladı. Bu makalesinde finansal piyasaların tiranlığını tartıştı ve makalesini kendisinin ATTAC (Association pour la Taxe Tobin pour l’Aide aux Citoyens) adını verdiği, popüler bir dernek kurlması için bir çağrı ile sonlandırdı. Parti Québécois’da, Tobin’in finansal aktarımlardan alınacak bir vergi önerisi üzerine uzunca bir sunum yapmadan kısa bir süre önce kendisiyle bu konuyu konuştum. Makaleyi bir haftasonunda yazdı ve pazartesi günü getirip bizim Le Monde Diplo’da her zaman yaptığımız gibi hepimize dağıttı. ATTAC deyimini görünce, “bu harika” diye düşündüm. Editoryal ekibin geri kalanı biraz daha soğuktu, ama ben bunu çok zekice buldum. Daha sonra Ignacio’ya ATTAC ismini nereden bulduğunu sorduğumda, bana Attack adındaki bir Robert Aldrich filminden esinlendiğini söyledi. Yani neyin kısaltması olacağını bilmeden önce bu kısaltmayı benimsemişti – en iyi yolda bu zaten.

Nasıl bir tepki alınacağına dair en ufak bir fikir dahi olmadan, çağrı denize bir şişe bırakılır gibi yapıldı. Ama makale yayınlandıktan kısa bir süre sonra telefon ve mektup yağmuruna yakalandık. Yayınlanan herhangi bir makalenin böylesine bir sonuç verdiğini daha önce hiç görmedim. Normalde bir yazı için yarım düzine – eğer konu çok hassassa, ve genellikle dil ile ilgili – en fazla kırk mektup gelir . Bu sefer gün be gün kutuları bu mektuplarla dolduruyorduk. Ne yapacağımızı bilemez olmuştuk. Bir fikir atmıştık ortaya, ama ATTAC’ı kuranların bizler olacağımız hiç aklımıza gelmemişti. Sonraki sayılarda okurlarımızı bilgilendirdik ve kısmen de zaman kazanmak amacıyla bağlantılar kurduğumuzu söyledik. 1998 Mart’ında onlardan gelen baskı o kadar büyüktü ki, yapılacak bir şey olmadığını anladık: bu denli geniş bir talep olduğundan derneği kurma sorumluluğunu biz almalıydık. Benim geçmişte bazı örgütsel deneyimlerim olduğu için, bu işi birebir yürütme görevi bana verildi .

İlk yaptığım şey bizim çağrımıza cevap veren kurumları – bireyleri değil – biraraya getirmek oldu. ATTAC’ı, sendikalar, sivil toplum örgütleri, sosyal hareketler, gazeteler gibi önceden varolan yapılar aracılığıyla kurmak temel stratejik bir tercihti. Ayrıca başlarda bizim çağrımıza cevap vermeyen kurumlara da gittik, mesela Çiftci Konfederasyonu gibi.

Mart’taki ilk çalışma oturumumuzun altı haftalık döneminde; kurumlar bir politik program, tüzük ve geçici liderlik konusunda anlaştılar. ATTAC resmi olarak 3 Haziran 1998’te kuruldu. Kurucu üyeleri genellikle “tüzel kişilerdi”, bunların yanına sembolik bir etki yaratması amacıyla René Dumont, Manu Chao veya Gisèle Halimi gibi birkaç kişi daha eklendi. Genellikle pek hızlı olmayan sendika komiteleri de dahil çeşitli örgtlerin ATTAC’ın içinde yer almaya karar verme hızlarına, ve bir ofis kurup, bir sekreterya inşa etmemiz için gereken kaynağı sağlayan finansal bağlılıklarına şaşırdım. Le Monde diplomatique’ın yanısıra yeralan diğer yayınlar arasında, haftalık bir Katolik yayın olan Témoignage chrétien, Transversales, Charlie hebdo, Politis, ve kısa bir süre sonra katılan kaliteli bir sosyal demokrat yayın olan Alternatives économiques vardı. Hiçbir zaman bir örgütler birliği olarak görülmedik veya hareket etmedik, aksi takdirde bu ATTAC’ın sonu olurdu.

ATTAC’ın kuruluşu Le Monde Diplomatique’de resmen duyurulduktan sonra, insanlar katılmaya başladılar. 1998 Ekim’inde Marsilya yakınlarında La Ciotat’da ilk ulusal toplantımızı yaptğımızda 3500 üyemiz vardı ve bu rakam o günden bu yana sürekli olarak büyür. Sendikalar, dernekler, firmalar veya gruplar gibi tüzel kişileri üye olarak kabul ettik ve Tobin’i finansal piyasaların işleyişine dair sorular sormak için sembolik bir alan olarak ele alıp, Tobin vergisi üzerine çalışmaya başladık. Tobin, Nobel ödülü sahibi biri olarak kurulu düzenin ekonomisti olduğundan, önerisi “küresel spekülasyon akışı” karakterinin altını çizmek için otomatik bir iç meşruluk kazanıyordu. Yani ajitasyon amacıyla kullanılmak için mükemmel bir silahtı. Ama tabii ki, finansal piyasaların diktatörlüğünü sona erdirmek için Tobin vergisinin bir çözüm olduğu fikrini asla desteklemedik. Bu sadece onlara saldırı için bir başlangıç noktasıydı.

Bugün ATTAC’ın ulusal örgütünün 30000 üyesi var, ama buna ek olarak yasal yapılar olarak varolan Fransa genelinde 200’den fazla yerel topluluk var- ATTAC-Pays Basque, ATTAC-Touraine, ATTAC-Marsilya gibi- . Bu yerel örgütler, ismin kullanımı karşılığnda bizim onlara kabul ettirdiğimiz bazı demokratik kuralları saymazsak bağımsızlar. Kendiliğinden ve biraz da kaotik bir şekilde oluşuyorlar. Yani birinin 500, diğerinin 50 üyesi olabilir. Ama yakın zamanda her bir komite ile ulusal dernek arasındaki ilşkileri düzenleyen bir metin imzalanacak. Ulusal liderlik – ATTAC’ın yönetim kurulu- politik çerçeveyi belirler, bildiriler hazırlar, kampanyalar düzenler vs. Ama DTÖ karşıtı bir eylem günü düzenlemek istediğinde, yerel komiteler bunu istemediği sürece hiçbir şey olmaz. Bu anlamda onlar örgütün omurgası.

Sonuç iki güç merkezinin olduğu bir yapı. Yerel komiteler bizden bağımsız. Herbirinin bir başkanı, sekreteri, muhasebecisi var. Aynı zamanda biz de onlardan bağımsızız. İki kutup arasında bir tür dinamik tansiyon mevcut. Bazı komitelerin hayalinde parti veya bir sendika yapısına benzeyen bir federasyon oluşturmak vardı. Herşeyi ön görebilecek bir durumda olmamama rağmen – hatta yerel komitelerin yükselişini öngörememiştim – buradan sorunlar çıkabileceğini hissetmiştim ve dolayısıyla ilk bakışta belki anti-demokratik gibi görünen ama bence hiç de öyle olmayan bir ulusal tüzük önermiştim. Ulusal yönetimin 30 üyesi var, bunların 18’i ATTAC’ın 70 kurucusu tarafından seçiliyor ve 12 tanesi de 30000 üye tarafından seçiliyor. Bu yapının nedeni kurucuların çok çeşitli olması. Çifci Konfederasyonu da var, kamu emekçileir sendikası da, çeşitli sosyal hareketler de var. Sokakta ATTAC’ın kurucusu olmayan bir sosyal hareket yok. Biz düşündük tüm bu güçler bir eylem çizgisi ve bir liderlik konusunda anlaşabilirlerse, ATTAC’a denge ve istikrar verirler. Böylelikle yerel düzeydeki küçük hareketlerin daha özgürce gelişmesini sağlayacak bir çerçeve oluşturmuş olurlar. Yerellerde bir “sızmacılık” fenomeni ile karşılaşabilirisiniz, organize olmuş politik gruplar yerel topluluklara katılıyorlar ve onları ele geçirmeye çalışyorlar. Şimdiye dek hep başarısız oldular. Ama bizim ulusal yapımızda orada ele geçirilebilecek bir güç zaten yok. Bu tip taktiklerin işe yaramayacağını en baştan belirtmek hayati önem taşıyordu. Geçen Kasım ayında, yeni bir yönetim seçtik; kurucular tarafından seçilen 18 kişinin oluşturduğu ve bireysel üyelerin sadece evet veya hayır şeklinde oy kullanabileceği bir liste ve bireysel üyelerin seçtiği 12 kişiden oluşuyordu bu yönetim.

1998’deki kuruluşundan bu yana ATTAC Fransa içinde etkileyici bir büyüme göstermekle kalmadı aynı zamanda ülke dışına da yayıldı. Bugün tüm AB üyesi ülkelerde ve 2004’te katılacak olan aday üyelerin bazılarında (Polonya, Macaristan) ATTAC grupları mevcut. Kuzey ülkelerinde gelişimi çok güçlü oldu ki, bu bizim için çok büyük bir sürpriz oldu. Çünkü bu bölgede güçlü bir serbest ticaret geleneği var, ama ATTAC, Danimarka, İsveç, Norveç, Finlandiya geneline yayıldı. Almanya’da ATTAC’ın 10000 üyesi var ve İtalya’da küreselleşme karşıtı hareketin kalbinde yer alıyor. 1999’da Paris’te ilk Avrupa ATTAC toplantısını yaptık, bu toplantıdan bu yana sürekli bir ağ kuruldu. İngiltere bir istisna, çünkü orası zaten bir yandan Oxfam, Friends of the Earth, War on Want gibi çok güçlü STK’lar tarafından, diğer yandan da SWP gibi oldukça aktif çalışan (Globalise Resistance aracılığıyla) bir sol grup tarafınan işgal edilmişti. ATTAC’ın bir İngiliz versiyonunun oluşturulması için bu grupların dışında sendikaların ve entellektüellerin de katılması gerekir. Avrupa dışında, Quebec’te, Afrika’da, pek çok Latin Amerika ülkesinde ve Japonya’da ATTAC kuruldu ve geçen yıl Porto Alegre’de farklı ATTAC’ların bir dünya buluşmasını organize ettik – bunların nerdeyse hepsi Fransa’daki modelin aynısını uyarlamışlar. Ocak 2003’te tekrar buluşuyoruz.

ATTAC’ın amaçlarını nasıl tanımlarsınız?

Biz Fransa’da ATTAC’ı kurduktan birkaç ay sonra, ben bir formül önerdim (hatta ATTAC İtalya bunu tüzüğüne koymuş). Ben ATTAC’a “eylem merkezli popüler eğitim hareketi” diyorum. Fransa’da popüler eğitim fikri oldukça eski, ondokuzuncu yüzyıla kadar gidiyor. “Ligue de l’Enseignement” 1866’da kuruldu, ve bunun ardından pek çok kurum oluşturuldu. Yirminci yüzyılın sonunda kimlik krizi yaşıyorlardı ama fikir yine de gücünü koruyor. ATTAC bu fikri devraldı ve küreselleşme koşullarına uyarladı. Bugün bu ne anlama geliyor? Aslında, militanlar bilgili olmalı, eylem için tam donanımlı olmalılar. Biz insanların, eyleme niye geldiklerini bilmeden gelmelerini istemiyoruz. Dolayısıyla terimin Fransızca anlamı düşünüldüğünde ATTAC üyeleri aktivist değiller; aktivist kelimesinin Fransızcada, İngilizcede olduğundan başka bir anlamı var, vurgusu eylem üzerine yani eylem için eylem yapan kişi gibi bir anlam doğuruyor. Bizim ilk işimiz eğitim ama tabii ki son işimiz değil. Eğer herhangi bir gün ATTAC internet sitesine bakarsanız düzinelerce toplantı, konferans ve tartışma duyurusu görürsünüz. Bu görevin hakkıyla yerine getirildiğinden emin olmak için, ATTAC’ın ürettiği kitapları ve broşürleri kontrol eden veya yazan oldukça yüksek standartları olan bir bilimsel komitemiz var. ATTAC’ın politikacılar ve medya nezdinde oldukça yüksek bir güvenilirliğe sahip olmasının nedenlerinden biri bu.

Politik yapılanma içinde mi?

Eylül 2001’de, Liège’deki Ecofin toplantısından kısa bir süre önce, Fabius – daha sonra Finans Bakanı oldu – bizden gidip kendisiyle Tobin vergisi ile ilgili görüşmemizi istedi. Biz vardığımızda, Hazine’den 6 tane üst düzey yetkili bekleme odasında bulunuyordu. Onlarla birlikte Fabius bizi vergi konusunda sorgulamaya başladı, nasıl pratiğe geçirilebileceğini öğremeye çalşıyordu ve bunun imkansız olduğunu ileri sürüyordu. Biz bunun gerçeklerden uzak olduğunu açıkladık: bunu uygulamanın en az üç yolu olduğunu ve bunların en iyilerinden birinin Avrupa Merkez Bankası aracılığıyla olabileceğini söyledik. Fabius, bizim de bildiğimiz gibi kendisinin Avrupa Merkez Bankası üzerinde hiçbir etkisinin olmadığını söyledi. Ben de ona “ Biz sizi destelemek için Frankfurt’ta Avrupa Merkez Bankasına karşı yürümeye hazırız” dedim. Bize sorabileceği her soruya karşı oldukça iyi hazırlıklı olduğumuzu görebildi. Genel olarak, Fransız politikacılar küreselleşmenin gerçekleri konusunda tam anlamıyla cahildirler. Çoğu ATTAC üyesi Dünya Ticaret Örgütü konusunda parlamenterlerden daha çok şey bilirler.

Siyasi partilerde bağlantılarınız var mı?

Evet, hem Ulusal Asemble’de, hem de Senato’da var, aynı zamanda Avrupa Parlamentosunda ATTAC üyelerinin bir koordinasyon komitesi var. Bu komite soldaki her partiden bir temsilciden oluşuyor, bir sosyalist, bir komunist, bir yeşil, gibi. Hatta bir tane sağcı milletvekili bile var. Loire-et-Cher. Bu kişilerin bazılarına kendi partilerinin liderliği tarafından şüphe ile bakılıyor.

ATTAC’ın boyutları ve organizasyonu ile ilgili bir fikir verdiniz. Üyelerinin sosyal tabanını nasıl tanımlarsınız?

Güzel bir soru. Fransa’daki ATTAC’ın sosyolojisine dair gerçekten güvenilir bir veri yok elimizde, en iyi ihtimalle bazı anketler ve örnekler var. Ama genel olarak biz alt orta sınıfın üstündeki sınıflardan üyeleri olan, bunların dışında kamu çalışanlarının yer aldığı, oldukça belirgin bir oranı öğrenci ve öğretmenlerden oluşan, ama aynı zamanda özel sektör çalışanları ve yöneticilerinin de yer aldığı bir derneğiz. Az sayıda çiftci ve işsiz üyemiz de var. Olmayan şey ise işçi sınıfında kökler. Bu Fransa‘da genel bir akut problem, sanırım İngiltere’de dea aynı. Politikada çok kötü bir işçi sınıfı temsili krizi var, bunu solun eski seçmenlerinin şimdi Le Pen için oy kullanmasından anlayabilirsiniz, eğer oy kullanma zahmetine katlanırlarsa tabii. Bu kategoriler üzerinde çok az etkimiz var veya hiç yok. Doğrudan sosyal kırılganlık üzerinde çalışan üye örgütlerimiz aracılığıyla bunun üstesinden gelmenin yollarını arıyoruz. Böylelikle neoliberal küreselleşmenin ilk kurbanları ile daha etkin çalışma imkanımız olacak. Ama hala 18 yaşındaki işsiz bir gence kendisinin şu anki durumu ile IMF ve DTÖ’nün rolü arasındaki bağlantıyı açıklamak çok zor. Mesajımızı kuvvetli ve kolay ulaşılabilir bir şekilde dağıtmanın yollarını geliştirmek zorundayız. Bizim problemimiz şu, kaynaklarımız – elimizdeki insan enerjisi – üzerimizdeki baskı için hala daha çok az.

ATTAC’ın tabanının yaş yapısı konsunda ne söyleyebilirsiniz?

Bu da bizim ikinci güçsüzlüğümüz. ATTAC’ın yaş profili hiç iyi değil. Henüz kesin rakamlar yok – 2003 ‘de daha düzgün bir çalışma yapılacak – ama benim tahminim genç insanlar (35 yaşın altı oluyor) yüzde 25-30’dan fazla olamaz. Tabii ki, partilerin ve sendikaların da benzer problemi var; onlar da gençleri etkileyemiyorlar. İnsanlar genç neslin sadece rock konserlerine gideceğini söylüyorlar, ama gerçek çok daha karmaşık. 2000 yılının Haziran ayında Millau’da Jose Bove ve Çiftci Konfederasyonundan yoldaşlarını desteklemek için yapılan bir gösteri sırasında düzenlenen “finansal kurumlar” ( en seksi konu sayılmasa gerek) üzerine bir ATTAC konferansına 3000 kişi katıldı ve bunların çoğu gençti. Prensipte ATTAC bu enerjileri cezbedebilir, bunu geçen Mayıs yapılan Le Pen karşıtı büyük yürüyüşte görebilirsiniz. Ama bu gençlik kültürünü herhangi bir örgütlü formda yakalamak zor. Bir büyük gösteriden diğerine ( Cenova, Barselona, Floransa) hiçbir günlük aktiviteye katılmadan giden bir nesil görüyorsunuz, sanki bir politik zaplama gibi. Sonra bu kanal değiştirme duyarlılığına karşı bir tepki olarak, Cenova ve Floransa’da sokaklarda liderliği ele alan küçük bir çekirdeğin süper-politizasyonunu görüyorsunuz. Ama politik bir nesil hiçbir zaman bir gece de oluşmadı, dolayısıyla bu karşımdan daha durağan bir şey çıkabilir.

Biraz geriye gidersek, ATTAC’ın atası olarak Le Mode diplomatique’in kökeni nedir ?

Dergi 1954’te Le Monde’un uluslararası olayları ele alan aylık eki olarak ortaya çıktı. 1973’de 40000 okuru vardı. O zamanlar derginin editörü olan François Honti’nin ölümü ile büyük değişim yaşandı. Bu noktadan sonra Le Monde’un eski dış haberler masasının başı olan Claude Julien, Le Monde Diplomatique’in editörlüğü görevine getirildi. Julien dergiyi neoliberalizme, özelleştirmeye karşı radikal bir çizgisi olan tamamen farklı bir şeye dönüştürdü. Ben ve Ignacio Ramonet ekibe o zaman katıldık. Julien dergiyi 17 yıl yönetti, 1990’da emekli olunca yerine Ignacio geçti.

Bu yıllar boyunca Diplo’nun hiçbir yasal mevcudiyeti olmadı – basitce günlük gazetenin bir eki idi. Ama 90’larda biz bununla yetinmedik, ve 1995’de ayrı bir konum hedefimize ulaştık. Yüzde 49 hissesi çalışanlarda ve okurlarda, yüzde 51 hissesi ise gazetede kalan yeni bir şirket kuruldu. Fransız kanunlarına göre bir şirketin yüzde 33 hissesine sahip olan, engelleyici azınlık hakkına da sahip olmuş oluyor. Böylelikle şirketin sermaye yapısındaki veya işleyişindeki değişiklikleri veto edebiliyor. Dolayısıyla amacımız bizim rızamız olmadan yapılacak müdahaleleri engeleyerek derginin bağımsızlığını sağlamlaştırmaktı. Diplo şimdi çok başarılı bir şirket. Ortalama olarak ayda 255000 satıyor. Ulusal bir fenomenden uluslararası bir fenomene dönüştü, tıpkı ATTAC gibi ama daha geniş bir tabanda. Şu anda yurtdışında derginin 23 farklı baskısı var; Avrupa’da, Latin Amerika’da, Arap dünyasında. Ayrıca 20’den fazla internet yayını var, bunların içinde en fazla dikkat çekenleri, Japonca, Çince ve Rusca olanları. Bu farklı versiyonları ile Diplo’nun dünya çapındaki tirajı 1,5 milyon. Bizim küresel bir okuyucu kitlemiz var.

 

Günlük gazete ile dergi arasındaki fark yıllar içinde oldukça açıldı, öyle değil mi?

Bir çok alanda bu doğru. Bugün bizim LeMonde ile olan ilişkimiz tamamiyle yönetim ile ilgili. Günlük gazete derginin çoğunluk hissesini elinde tutuyor, ve yönetim kurulunda temsil ediliyor. Ama ne yayınladığımıza müdahale etme imkanları yok. Bu durum Le Monde’daki bazı kişilerin hiç hoşuna gitmiyor; Fransız kanunlarına göre bir yayının içeriğinden sorumlu olan kişi editördür. Aynı zamanda, günlük gazetedeki bazı gazeteciler derginin radializminden hiç hoşlanmasalar da bizim bağımsızlığımıza saygı duyuyorlar. Ayrıca bizim başarımızdan finansal olarak da çıkar sağlıyorlar, ismini kullanmamıza imkan veren 25 yıllık bir franchise anlaşmasından dolayı gazeteye her yıl bir milyon frank veriyoruz. Buna ek olarak bir de gazeteden aldığımız teknik hizmetler – baskı, muhasebe, dağıtım- için bir ücret ödüyoruz. Le Monde’un bazı hissedarları Diplo’ya kızgın olsa bile bu onların çıkarına. Le Monde’un başı olan Colombani şöyle demeyi seviyor, “Le Monde Diplomatique bir fikir yayını, Le Monde ise fikirlerin yayını”. Çoğulcu bir imaj çizmek, kişisel bir tercih değil, kurumsal bir gereklilik, çünkü Le Monde, çıkarları olduça çeşitli olan bir medya devi inşa ediyor.

Dünya Sosyal Forumu, genellikle Fransa’dan ATTTAC ile Brezilya’dan PT’nin bir ortak üretimi olarak düşünülüyor. Öyle mi?

Şubat 2000’de, iki Brezilyalı arkadaşım beni ziyarete Paris’e geldiler. Biri, Oded Grajew eski bir girişimciydi. Diğeri de Chico Whitaker, Brezilyalı papazlar konseyinin Barış ve Adalet komisyonunun sekreteriydi. Davos’ta bulunduklarını ve neden Le Monde Diplomatique ile ATTAC’ın beraber bir karşı-Davos örgütlemediklerini sordu. Ben de “ bunun Davos’ta zaten denendiğini, ama alana girişin çok sıkı kontrol edildiğini, İsviçre polisinin çok kötü olduğunu, Fransa’da bir karşı-Davos yapmanın da pek bir anlam taşımayacağını” söyledim. Sonra aklıma bir fikir geldi, ve dedim ki, “ Bizim Davos’un simgelediği herşeyl ie sembolik bir kopuşa ihtiyacımız var. Bu Güney’den gelmeli. Brezilya bunun için ideal koşullara sahip, devasa şehir nufusu olan bir Üçüncü Dünya Ülkesi, sefalet içinde bir kırsal nufus var, ama aynı zamanda güçlü sosyal hareketleri ve pek çok şehirde dost yönetimler barındırıyor. Neden Porto Alegre’de, neoliberalizme alternatiflerin sembolü olacak bir şey başlatmıyoruz?” . İki yıl önce PT yönetiminin katılımcı bütçesi ile ilgili bir makale yazmıştım, ve yapıyı oldukça iyi biliyordum. Sonra ekledim “Dünya Ekonomik Forumu’na meydan okumak için buna Dünya Sosyal Forumu demeliyiz, ve aynı gün yapmalıyız”.

İkisi de bir süre duraksadılar. Sonra “Haklısın. Bunu Breziya’da yapalım” dediler. Projeyi hayata geçirmek için, o zamanlar Porto Alegre belediye başkanı olan Tarso Genro ile, Rio Grande do Sul belediye başkanı olan Olivio Dutra ile, ve Sao Paulo’daki sosyal kurumlar ile görüştüler. Mayıs’ta bende onlara Brezilya’da katıldım. Biz hala daha bu projeyi nasıl en iyi şekilde hayata geçireceğimizi tartışıyorduk. ATTAC bunu tek başına yapamazdı. Ama Haziran’da Cenova’da BM Sosyal Zirvesi vardı, düzinelerce demokratik kitle örgütü burada bulunacaktı, ideal bir frsat oluşturuyordu bu. Konferansın kapanış oturumunda Rio Grande do Sul’un o zamanki vali yardımcısı olan Miguel Rossetto, Dünya Sosyal Formu için bir çağrı yaptı, ve bu çağrı çok heyecanlı bir karşılık buldu. (Tesadüfe bak ki, Tarso, Olivio ve Miguel şimdi Lula hükümetinin birer üyesi) . 6 ay sonra, mücizevi bir şekilde Forum hayat buldu.

İlk Forumun coğrafi haritası nasıldı?

Forum’un pratik organizasyonu ATTAC-Fransa’nın desteği ile yaplmış bir Brezilya operasyonuydu. Coğrafi anlamda, kapsama alanı limitliydi. Ama medya açısından çok büyük bir etkisi oldu, çünkü Davos’taki küresel elitlerin toplantısı ile aynı tarihe denk geldi. Tabii ki, onlar bunu salt solcu bir tartışma olarak göstermeye çalıştılar. Ama televizyonda yayınlanan tartışmalara katılmak zorunda kalınca , roller değişti. Jospin iki tane bakanı neler olup bittiğini izlemeleri için gönderdi ( Fransa’dan 300’den fazla katılımcı olduğu için), ve ilk gün veya ikinci gün iki tane forum olduğunu kabul etmek zorunda kaldı. Bir ekonomik, bir de sosyal. Dolayısıyla uluslararası medyada tanıtım açısından Porto Alegre çok büyük bir başarıydı.

Diğer yandan, o zaman demiştim ki bu serinin içinde sıfır noktası olarak ele alınmalı, çünkü Asya, Afrika ve hatta ABD’den temsil çok azdı. Ben kişisel olarak güçlü bir Amerikan varlığı sağlamak için veya bunu engellemek için bir çaba sarf etmedim. Ama Amerikalı Sivil Toplum kuruluşları az sayıda katlınca da hiç endişelenmedim. Küreselleşme genel olarak Amerika’nın öncülüğünde ilerleyen bir süreç, ve küreselleşme karşıtlığının öncülüğünü de yine Amerikalıların yapmaması önemli. Benim açımdan şu hayati ki, forum Fransız ve Brezilyalı daha genel olarak Avrupalı ve Latin Amerikalı ekseninde başladı, ve temel iyice oluştuktan sonra Amerikalılar da katılabilirlerdi. Diğer türlü, Amerikalı STK’ların olan biteni hemen kontrol etmeleri riski vardı.

Onların çoğunun tavrı, Kolombiya Üniversitesinden Peter Marcuse tarafından özetlendiği gibi, Forum, sadece birkaç Amerikalı grup dışında bir ABD insiyatifi olmadığına göre, bunun önemli olamayacağını düşündüler ve gelmediler. Yanıldılar tabii ki ve bir sonrakinde çok büyük bir güçle katıldılar. Ama o zamana kadar Forumun çerçevesi güvenli bir şekilde oluşmuştu. Çoğu küreselleşme karşıtı aktivist, Kuzey’den, Batı Avrupa’dan veya Amerika’dan oldukları halde bizim için Güneyden başlamak çok önemliydi. Biz daha sonra dili, sloganları, ve konsepti belli olmuş bir hareket içinde Amerikalı kortejlerle işbirliği yapabilirdik. Bizim şu anki problemimiz tabii ki, bunu Afrika’ya, Asa’ya ve Doğu Avrupa’ya genişletmek.

Tüm bunlarda PT’nin rolü ne oldu?

Başlarda PT, Forum konusunda pek rahat değildi, çünkü PT’nin geleneği dikey örgütlenmeye yönelik, Porto Alegre’de örgütlenen ve kendisinin kontrol etmediği bir forumun, bir şekilde kendisine karşı kullanılabileceğini düşündü. Brezilya’ya yaptığım seyahatlerden birinde Lula benimle görüşmek istedi. Rio’da Hotel Gloria’da buluştuk. Yanında yardımcısı Marco Aurellio Garcia vardı (şimdi dışişleri bakanı) konuşmaların çoğunu onunla yaptık. Forum’u ve onun PT ile olan ilişkisini konuşmak yerine, ben ATTAC ve onun Fransa’daki siyasi partiler ile olan ilişkisini anlattım. Her ikimizde aynı şeyden bahsettiğimizi biliyorduk. Ona ATTAC’ın bir parti olmadığını, bir dernek olduğunu ve organize politik güçlere karşı olmamasına rağmen onlar ile arasına mesafe koyması gerektiğini söyledim. Mesajı aldı, ve ertesi gün Marco Aurelio tarafından Forumu desteklediği yönünde bilgilendirildim. Ama PT hiçbir zaman Forumun önderliğinde herhangi bir rol üstlenmedi. Aksine, Brezilya komitesi, bir kısmı PT üyesi olmasına rağmen, partilerin veya grupların müdahalesine oldukça düşman insanlardan oluşuyor. Rio Grande do Sul’un PT’li belediye başkanı olan Olivio Dutra, Brezilya komitesinin neler yaptığını öğrenmek için yardımcısına beni arattı. Dolayısıyla PT’in ne konsept olarak ne de içerik olarak Dünya Sosyal Forumu’na herhangi bir müdahalesi söz konusu değil.

Rio Grande do Sul ve Porto Alegre yönetimlerinin PT kontrolünde olması Forum’un altyapısı için maddi açıdan önemli. Şimdi partinin Rio Grande do Sul’da güç kaybetmesi ile bu durum tehdit altında mı?

Bunu söylemek için daha erken. PT’nin hala yönetimde olduğu şehirde, destek hala devam ediyor. Rigotto, (PMDB’li yeni belediye başkanı) Foruma yardım etmeye devam edeceğini ancak “daha açık” bir hal alması gerektiğini söyledi. Açıkcası, forumu değiştirmek gibi bir sorun yok, yani pratikte yardım miktarı çok azalacak demektir. Muhtemelen yeni federal hükümet destek olacaktır ama yine de üçüncü forum için tüm konuşmacılara kendi yol paralarını kendilerinin ödemeleri gerektiğini söyledik. Zorluklar olacaktır ama Forumun kendisi risk altında değil. Rigotto, Porto Alegre’de esnafın, otellerin, taksicilerin ve genel olarak hizmet sektörünün Forum’dan çok büyük bir fayda sağladıklarını biliyor. Buna karşı bir hareket yerelde çok kötü karşılanır.

11 Eylül’ün ve terörizme karşı savaşın Sosyal Forum üzerindeki etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ocak 2002’deki ikinci Forum ile 11 Eylül arasında sadece 4 ay vardı ve saldırılardan birkaç gün sonra Fransa’daki ATTAC militanları arasında bir zihin karışıklığı yaşandı. Ama sonra Bush küreselleşme karşıtı hareketin aynı zamanda anti-Amerikan bir hareket olduğunu söyleyerek bize iyilik yaptı. Bundan sonra ikinci foruma iki kat daha fazla katılım oldu, yaklaşık 3000 kurum yer aldı. Bir anlamda, “teröre karşı savaş” , sinmemek konusundaki kararlılığımızı güçlendirdi. Bush daha kavgacı oldukça, daha şiddetli bir tepkiyi provoke ediyor. Fransa’da da sosyal hareketleri ve STK’ları suçlu olarak göstermek için adımlar atılıyor, İtalya’da küreselleşme karşıtı militanlar zaten tutuklanıyorlardı. İkiz kulelere yapılan saldırlar Bush’a ve dünyanın heryerindeki şahinlere sivil hakları kıstılama ve kötü ekonomik haberlerin üstünü örtme konusunda fırsat verdi. Haraket bunu çok çabuk anladı, ve bu baskıya karşı oldukça iyi direndi.

Sizce hangi boyutta Dünya sosyal Forumu’nun orijinal gündemi ile ABD’nin küresel askeri saldırılarını ayırt etmek mümkün olacaktır?

Savaş teması Forumun gündemine girdi ve önemli ama herşeyden de önemli değil. Savaşta veya barışta, küreselleşmenin sorunları 10 Eylül’de de 12 Eylül’de de aynı kaldı; açlık, borçlar, eşitsizlik, AIDS. Bizim şimdi gördüğümüz şey, neoliberal düzenin ABD’nin çıkarına yeniden yapılandırılması. Tabii ki, Avrupa ve Japonya, ABD ile aynı küreselleşme gemisinde. Yeni konjonktür Amerika’nın müttefikleri üzerinde kontrol sağlamasına yardım etti. Hatta şu anki Amerikan saldırılarının hedefi Irak’tan çok Amerika’nın ortakları. Bu konuların hepsinin Forum’da yeri var, ama tekel oluşturamayacaktır. Eğer ilk forum analiz ve eleştiri için bir fırsat ise, ikincisi de öneriler, ve üçüncüsü de stratejiler için olacaktır. Sorular daha operasyonel olmalı: “neler yapılmalı?” gibi. Savaş konusu çok önemli olacaktır, ama Floransa’daki Avrupa Sosyal Forumu sırasında olduğu kadar olmayacaktır, orada diğer herşeyi gölgelemişti.

Buna gerçekten çok mu şaşırdınız?

İtalya’da savaş konusu Fransa’da olduğundan çok daha ateşli bir konu, orada ABD askeri üsleri olduğu için olabilir, bu durum bizim ülkemizde söz konusu değil. Floransa’da, “Fransa’da hiç savaş karşıtı eylem olmadığı çünkü ATTAC’ın olmasını engellediği” söylendi, bu çok gülünç. Gerçek şu ki, Chirac, Amerikan baskısına direniyor görünerek protestoyu zorlaştırdı. Bu onu Arap dünyasında popüler yaptı ve Fransız göstericilerin ona karşı potansiyelini azalttı, ama bu çok uzun sürmeyebilir. İtalya’da durum oldukça farklı. Savaş orada kesinlikle merkezi bir konu, ama Berlusconi’ye karşı duyulan nefrete, büyük sosyal mücadeleler tabanına ve CGIL’nin önderlik ettiği güçlü bir sendikal harekete karşı böyle. Fransa’ya göre bağlamı çok daha kabarık ve savaş konusu bir sanal takıntı halini almış. Forum’un İtalya’da yapılacağını ve Rifondzione’nin bu konu etrafında bir eylem yapacağını bilerek, “Başka Bir Avrupa’ya İhtiyacımız Var” genel sloganının yanısıra savaşın Floransa’da en önemli konu olmasında hemfikir olduk. Ama sonra farkettik ki, yürüyüşteki bütün posterler Avrupa’ya hiç değinmeden sadece savaştan bahsediyordu. Buna çok şaşırdığımı söyleyemem. Ama eğer Forum Fransa’da yapılsaydı, böyle olmayacaktı. Savaş gündem de olacaktı yine ama bir savaş takıntısı olmayacaktı. Çünkü savaş çıksın veya çıkmasın, B-52’ler ve özel kuvvetler, Brezilya’daki fakirliği veya Arjantin’deki açlığı dindirmeyecekler.

Sizin çizdiğiniz bu karşıtlık biraz paradoksal değil mi? Nihayetinde, İtalyan devleti –Berlusconi yönetiminde bile- Batı’nın askeri müdahaleleri konusunda oldukça küçük bir rol oynuyor, oysa ki Fransa bunların hepsine tam güç katıldı: Körfezde, Balkanlarda, Afganistan’da ve belki de yarın Irakta. Bir İtalyan’da diyebilir ki; “bu ATTAC’ın konusu olmayabilir ama Fransız solunun Hinduçininden Cezayire kadar her türden savaşlara direnmek konusunda sicili çok zayıf”

Doğru. Paris’te herhangi bir tür pasifist gelenek neredeyse hiç yoktu, ve nükleer silahlara karşı sizin İngiltere’de sahip olduğunuza benzer bir kitlesel mücadele hiç olmadı. Bugün, Fransa’daki politik yapılanmada Fransa’nın nükleer cephaneliği konusunda bir mutabakat var. Diğer yandan, eğer Irak’a karşı bir savaş olursa, kitlesel protestolar olacaktır – bundan kesinlikle eminim. Chirac’ın bir Amerikan müdahalesinde yeralarak kaybedecek çok, kazanacak az şeyi var. Ama geçmişteki davranışlarına da bakarsak, böyle yapma ihtimali de var.

ATTAC ve Dünya Sosyal Forumu’nun gelişiminin bir sonraki aşamasını nasıl görüyorsunuz?

Dünya Sosyal Forumu bir varlık değildir; bir süreçtir, birbiriyle ilişkisi olmayan hatta birbirinden haberdar olmayan güçleri biraraya getiren bir kartopu momentumudur. Aynı yolda düşünmek için, stratejik algılarını paylaşmak için, ortak problemleri birbirlerine bağlamak için, ve yeni dayanışma zincirleri oluşturmak için bir küresel takımyıldız hayat buluyor. Şimdi bunların hepsi şaşırtıcı bir hızla oluyor. Daha yeni bizim hiçbir ilişkimiz olmayan bir yerde, Hindistan’da bir Asya Sosyal Forumu oldu. Brezilya’da hükümetin gündemi Porto Alegre’de belirlenen problemlerden oluşuyor. Lula ülkeyi iflasa sürükleyen devasa borç konusunda ne yapacak? Tabii ki, Brezilya’nın yükümlülüklerini yerine getirme konusunda çok titiz olacağını söyledi. Ama bunu gerçekten yapma imkanı olacak mı? Arjantin ve Brezilya’da, neoliberal düzeni radikal bir şekilde gözden geçirmek için gerekli koşulları yaratacak bir gerçeklik anının geldiğine inanıyorum. Eğer Brezilya Başbakanı “biz bundan sonra yabancı tahvil sahiplerine ödeme yapmak için kendi halkımızı yoksullaştırmayacağız” derse ve Arjantin ve diğer Latin Amerika ülkeleri de onu izlerse, ne olur? Wall Street bu konuda çok az şey yapabilir, önde gelen bir bankacının kişisel konuşmasında itiraf ettiği gibi “Brezilya kaybetmek için çok büyük”. Bankaların mobilyalarını kurtarmaktan ve yatırımlarının yüzde 100’ünü kaybetmektense, yüzde 30-40 kaybı kabullenmekten başka çareleri kalmayacaktır.

Fransa’ya gelince , Chirac Başkanlık seçimlerinin ilk turunda seçmenlerin beşte birinden daha az bir kısmından oy aldı, ve şu anda iktidarda olan sağ ise üçte birinden biraz fazlasından oy aldı. Yeni rejimin politik tabanı çok zayıf. Özellikle emekli maaşları konusunda sosyal tansiyonun yükseldiğini gördüğü için hükümet aşırı derecede tedirgin. Bir meydan okumayla karşılaşmak istemiyor. Büyüme, sürünmeye döndü; “İstikrar Anlaşması” tüketimi boğuyor, sabit giderler yükseliyor. Eğer Chirac, vergileri yükseltmeyeceğine dair seçim öncesinde verdiği söze rağmen açığı kapatmak için vergileri yükseltirse, onun bu ihanetine karşı toplumsal bir haykırış olacaktır; kamu harcamalarını kısmaya çalışırsa kendini tekrar sokakta bir kavganın içinde bulacaktır. Sağ kendi ikilemine sıkıştı, ve mantığı da patlayıcı.

Bizim bugün ilk kez gördüğümüz şey, aynı perspektifleri benimseyen, aynı hedeflere vuran ve tüm dünya çapında gelişen, yerel mücadeleleri küresel amaçlara bağlayan bir hareket. Tarih son on, onbeş yılda öyle bir ivmelendi ki, bundan sonra durulacağını düşünmek için hiçbir neden yok. Şu ana dek birlikte başardıklarımızın, bundan sonra gelecek olanlar üzerinde bir etkisi olacağını düşünmeden edemiyorum.

Kısaltarak Çeviren: Eyüp Özer